Showing posts with label de certeau. Show all posts
Showing posts with label de certeau. Show all posts

Sunday, 28 March 2010

Tuesday, 23 March 2010

Kente ve kentliye toplumsal yaşamın parçaları olarak değil, sermayenin kar araçları (tüketim mekanı ve tüketici) kimliğiyle yaklaşılması, kentsel mekanların kentliyi paylaşıma ve toplumsal/kültürel üretime değil tüketime yönlendiren sermayenin mekanları olarak üretilmesine yol açmakta ve mekanın değerinin kent ve kentliye kazandırdıkları (toplumsal-kültürel değer) üzerinden değil yerel yöneticiye/çok uluslu yatırımcıya/iktidar sahibine kazandırdıkları üzerinden belirlenmesine neden olmaktadır.

Kentleşmenin (endüstriyelleşmenin) ardından kente göçenlerin yarattığı kendi yaşam/barınma mekanlarının, Certeau’nun ‘taktik’lerivari bir şekilde oluşması ile kentin mekansal ve toplumsal olarak karmaşıklaşması, sermayenin gücünün sadece mekanı kendi istekleri doğrultusunda yaratması/oluşturması ile kalmayıp öngörülmeyen mekansallaşmalara da yol açmıştır. Ancak bugün dolaylı olarak sermayenin yarattığı bu mekanlar gene sermaye için yokedilip yeniden inşa edilmek istenmektedir.

Bu yaklaşım ile ele alınan sadece konut alanları değildir. Sokaklar (yol ve kaldırım birlikteliği) kentlinin ulaşım araçlarından biri olarak değil yerel yönetimlerin kar aracı olarak görülmekte ve yollar otoparklarla, kaldırımlar/yaya yolları reklam panoları vb. ile işgal edilmekte veya kentliyi önplanda tutmayan tünel/köprü/altgeçit/üstgeçit gibi sözde mekansal çözümlere gidilmektedir. Kent içindeki boş araziler de toplumsal ve kentsel paylaşım alanları olarak (park, tiyatro, opera, kütüphane vb.)değil rant araçları olarak görülmekte ve bu doğrultuda (alışveriş merkezi, residence vb.) kamuya kapalı mekanlar olarak üretilmektedir.

Bu (Soja’nın terimleriyle) postendustriyel/postfordist mekan üretiminin tetiklediği kent ve kentli kavramları, çok çeşitli şekillerde katmanlaşmakta ve İstanbul 'postmetropolis’ini toplumsal bir üretimin mekanı olarak değil, sermayenin mekanı olarak oluşturmaktadır.

4T

Alkazar, iğne ve çuvaldız.

“Aidiyet, mekanın zamana karşı zaferidir.”



Certeau’nun bu sözündeki gibi gerçekleşmesini umardık Alkazar’ın varoluş mücadelesinin de. Yani zafer kazanmasını... Bireylerin hayatta kalmak için gösterdikleri çabanın yanında kurumların da stratejilere ihtiyacı olduğuna dair acı bir örnek Alkazar.

“Taktikler bize aklın, günlük mücadelerden ve bu mücadelelere eklenen zevklerden ayrı düşünülemeyeceğini gösterirler. Oysa stratejiler, ait olunan bir mekan ya da bir kurum aracılığıyla korunan ve onları bu biçimde destekleyen erkle ilişkilerini, nesnel hesaplar ardına saklarlar.” diyor Certeau.


İstiklal üzerinde ilk rastladığımız Fitaş Sineması gibi Hollywood filmlerinden seçkiler sunmak adına oda büyüklüğünde salonlarda gösterim yapmak, seçimlerini film kalitesine göre değil popüler kültür ve reklam endüstrisinin dayattığı bir beğeni algısına göre seçmek, hatta izleyiciye sunulan yiyecek seçeneklerinde bile tercihlerini marka kültürü üzerinden yapmak, bir strateji gibi algılanabilir.


Seçimlerinin kalitesinden ödün vermeden “biz sanat sevicileri”ne yönelik filmler seçmek, hala frigo satmak, festival filmlerini sunmak ve böylece “gazete ve dergilerin toplamda taş çatlasın 5000 kişinin birbirine yazdığı kamusal mektuplar olduğu bir yerde” ve “şehirli orta sınıf kuşağında ortaokulda leman okuduktan başlayan ve sonra aynı festivaller, aynı konserlerle devam eden küçük bir kitleye” yönelik tercihleriyle ayakta durmaya çalışmak, bunu sürdürebilmek içinse bazen ilgisiz Holywood yapımlarından medet ummak ise bir taktik oluyor bu durumda. Ancak yaptığından keyif aldığın bu noktada, bir sinema sahibi olarak seni de tüketiciye döndürüyor bu durum, zira kapitalizmin dayattığı herşeye karşı “küçük” ve naif hayallerini, kendi beğenilerini zevkle sunuyor oluyorsun. Ve elbette buna müsaade etmiyor ekonomik sistem. Değişen beklentiler, “az”ı,”azınlığı yeniyor. “Less is more” değil miydi oysa?!


Gündelik hayatın zorluklarından sıyrılmak adına müthiş bir kaçış yolu olarak sinemaya kaçan, Alkazar filmleriyle büyümüş bir kuşak da, kente dair önemli aidiyetlerinden birini kaybetmiş oluyor böylece. En acısı, farkında olmadan-belki de olarak- kent de kendi hafızasını yitiriyor... Yüzlerce bireyselleşmenin kamusal alanda gerçekleşmesini sağlayan sinema mekanı da yenilenerek yeniliyor; artık milyonlarca örneğine rastlayıp şaşırmadığımız gibi. Augé’nın adını koyduğu “olmayan yerler”e alışmakta sıradan insan, hiç sahip olmadığı için kimliği ve tarihi olan bir mekanı kentinin kaybettiğinin de farkında olmadığından, yaşadığı kente ait olmayı da unutuyor günden güne... İçinde olduğu kent ve dışında olan aynılaştıkça, sınırlar kalkıyor belki ama bu aidiyet globalleşmenin söylediği büyük bir yalana dönüşüyor aslında.


Edward Soja’nın globalizmin şekillendirdiği cosmopolisinde, C’nin (Aylak Adam) bahsettiği gibi etkisinde 10 dakika kalacağı filmleri evinin salonunda ya dvd player’dan, ya da bilgisayarından 2+1 hoparlörlerinden dinleyerek izliyor olacak kentli. Arada çalan kapı, cep telefonuna gelen mesaj izlediği ne olursa olsun bu dünyadan 10 dakikalığına dahi koparamayacak onu, ve farkında olmadan eksik kalacak aslında. 3d gözlüklerini takıp izlediği animasyonlar avutsun yeni izleyiciyi... Simülasyonlar üzerine kurulan bir kentte de bu yakışır yeni kentliye...


Yine de, “elimizden geleni yapıyor muyuz kentin kimliğini ve hatta kendimizinkini korumak için?” diye sormak gerek belki de. Kanat Atkaya’nın dediği gibi, “aylak adam affetsin bizi...”


...saatine baktı: dört buçuğa beş vardı. "eve gidip okusam." durağa yürüdü. "bunları kurtarmanın yolunu biliyorum. kocaman sinemalar yapmalı. bir gün dünyada yaşayanların tümünü sokmalı bunlara. iyi bir film görsünler. sokağa hep birden çıksınlar..." kafasından geçene güldü. duraktakiler dönüp baktılar. kadının biri kaşlarını çattı. sokakta kendi kendine sesli gülünemeyeceğini bilmeyen yoktu. " ne adamlar be. güldüysem güldüm, size ne?" duramadı orda, yürüdü. eve gitmeyecek. içindeki sinemadan çıkmış kişiyi öldürdüler...

(Atılgan, Yusuf, Aylak Adam, YKY, 2000)



Monday, 8 March 2010

fener-balat


Balat - Fatih Pınar from anti34 on Vimeo.
Balat - Fatih Pınar


Lefebvre'e göre sosyal mekan diğer ürünler arasında bir ürün değildir, üretilen şeyleri kapsar, onların bir arada ve aynı anda varolmaları içerisindeki ilişkilerini, göreli düzen ve düzensizliklerini kuşatır (Lefebvre, 1973). De Certeau'ya (1986) göre de mekan yerin tecrübe edilen halidir. Bir kelimenin söyleniş anındaki hali gibi gerçekleşmenin belirsizliğinde yakalanmasıdır. Örneğin, şehir plancısı tarafından geometrik olarak tanımlanan bir sokak, üzerinde yürüyen insanlar ile bir mekan haline gelir. Bu bağlamda kent özelinde mekan incelemesi yaparken onu sabit ve görsel bir oluşum olarak değil, içerdiği her türlü sosyal, ekonomik ve kültürel bağlantılar ağı içerisinde, içerisin yaşayan ve varolan herşeyin sebebi ve sonucu olan bütünsel ve zamansal bir katmanlar bütünü olarak değerlendirmek gerekir. Aynı şekilde mekanın dönüştürülmesi ile ilgili çalışmalarda bütün bu karmaşık yapının göz önünde bulundurulup bulundurulmadığı bu çalışmaların sonuçlarına doğrudan etki edecektir.

İstanbul'da kentsel dönüşüm projelerinin özellikle son 10 yıl içerisinde sürekli olarak attığı görülmektedir (Dexigner, 2004; Ntvmsnbc, 2006; Bianet, 2009; Sabah Emlak, 2009). Bu projelerin gerekçeleri arasında depreme karşı önlem almak, belirli bölgelerdeki tarihi dokuyu ortaya çıkarmak, gecekondulaşmanın önüne geçmek ve bir takım kültür ve sanat etkinliklerine destek vermek bulunmaktadır. Başbakan yardımcısı Hayati Yazıcı'ya göre “İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti Ajansı'nın bütçesinin %70'i kentsel dönüşüm projeleri için harcanacaktır” (Vatan, 2009). Bu projelerde amaçlananların belirsizliği ve gerçekleştiriliş şekilleri ise sonrasında ortaya çıkan yeni yapının incelenmesi gerekliliğini doğurmaktadır. Kentsel dönüşüm adı altında gerçekleşen “mekan”ın onu mekan haline getiren sosyal, ekonomik ve kültürel dinamikler göz önüne alınarak düzenlenmesi ve/veya yeniden yapılandırılması mıdır, yoksa sadece politik ve ekonomik bir takım öncelikler gözetilerek dönüştürücüler için önemli bir “yer” haline gelen yerin yapısının neredeyse tamamen bozularak yeniden düzenlenmesi ve bu yeni yapı altında yaşamını sürdüremeyecek olan grupların o yerden uzaklaşmak zorunda kalması ile “mekan”ın ruhunu kaybetmesi midir?

Fener-Balat bölgesi de İstanbul'daki bir çok başka bölge (Perşembe Pazarı, Süleymaniye, Tarlabaşı, Sulukule, Zeytinburnu, Okmeydanı, vs.) gibi kentsel dönüşüm kapsamında yeniden yapılandırılan bölgelerden biridir. Gerçek anlamda “kentsel dönüşüm” adı altında yapılan çalışmalar 2000'li yılların başında başlasa da bu bölgedeki dönüşüm aslında çok uzun yıllardan beri devam etmektedir.
Bizans döneminden beri ticaret merkezi olan Balat, Osmanlı döneminde Musevilerin en yoğun yaşadığı bölgelerden biri olmuştur. 19. yüzyıldan itibaren ticari hareketliliğin azalması, semtte çıkan yangınlar ve Hasköy, Ortaköy, Galata ve Pera gibi bölgelerin tercih edilir hale gelmesi ile canlılığını yitirmiştir. 1930'lu yıllarda Proust Planı çerçevesinde bir çok fabrika ve atölyenin kurulması bu bölgenin hızla sanayileşmesine sebep olmuş ve Rum nüfusu bölgeden uzaklaşmak zorunda kalmıştır (Koçu, 1971). 1942'de getirilen Varlık Vergisi ve 1955'teki 6-7 Eylül olayları nedeniyle bölgedeki Musevi ve Rumlar Balat'ı neredeyse tamamen terk etmiştir (Sarıoğlu, 2009). Boşalan evlere Anadolu'dan -özellikle Kastamonu'dan- gelen nüfus yerleşmiş ve buradaki fabrikalarda çalışmaya başlamıştır. İkinci büyük göç dalgası 1980'lerden itibaren Doğu ve Güneydoğu Anadolu'dan gelmiştir. 1985'te Bedrettin Dalan tarafından başlatılan Haliç'i temizleme çalışmaları sırasında buradaki sanayi bölgesi temizlenince bölgede yaşayan nüfus da işsiz kalmış ve onların yerini daha enformel işlerde çalışan ya da işsiz nüfüs almıştır. İlk olarak 1996 yılında İstanbul'da yapılan Habitat zirvesi ile ortaya atılan Fener-Balat yenilenme projesi aralıklı olarak 2008 yılının sonuna kadar sürmüştür. Şu an için restorasyon projesi tamamlanmış görünse de burada yaşayan halk -özellikle kiracılar- halen yerinden edilme korkusu yaşamaktadır:
“Bugün İstanbul'da yoksulların yaşadıkları yerlerde yıkım korkusu yaşanmaktadır. Tarihi kent merkezlerinde, işçi mahallelerinde, eski gecekondu alanlarında... Kentlerin tarihini, üretim ilişkilerini, sosyo-ekonomik yapısını göz ardı ederek kentler kurmaya çalışan iradenin ilk göz diktiği alan kentin içinde kalmış, yoksulluk ve yoksunluk ile şekillenmiş mekânlar olmakta (Sarıoğlu, 2009).”

Kaynakça:

Bianet, 2009. “Kentsel Dönüşüm Kıskacında İstanbul Yoksulları”, http://bianet.org/bianet/diger/114537-kentsel-donusum-kiskacinda-istanbul-yoksullari, Erişim: Mart 2010.

De Certeau M., 1986. The Practice of Everyday Life. University of California Press, Berkeley.

Dexigner, 2004. “İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nden Dev Kentsel Dönüşüm Projesi”, http://tr.dexigner.com/mimarlik/haberler-g2179.html, Erişim: Mart, 2010.

Koçu, R. E., 1971. İstanbul Ansiklopedisi, cilt 2-3. Reşad Ekrem Koçu ve Mehmet Ali Akbay İstanbul Ansiklopedisi ve Neşriyat Kollektif Şirketi, İstanbul.

Lefebvre, H., 1991. The Production of Space, Blackwell Publishing, Oxford.

Ntvmsnbc, 2006. “İstanbul'da Kentsel Dönüşüm”, http://arsiv.ntvmsnbc.com/news/389305.asp, Erişim: Mart, 2010.

Sabah Emlak, 2009. “İstanbul'da Deprem Odaklı Kentsel Dönüşüm Başlıyor”, http://emlak.sabah.com.tr/guncel/istanbul_da_deprem_odakli_kentsel_donusum_basliyor.html, Erişim: Mart, 2010.

Sarıoğlu, A. 2009. “Fener-Balat Yenilenirken Yerinden Edilenler”, Bianet, http://bianet.org/bianet/siyaset/117093-fatih-balat-yenilenirken-yerinden-edilenler, Erişim: Mart, 2010.

Vatan, 2009. “İstanbul projesi bütçesinin %70'i kentsel dönüşüm için”, Vatan Gazetesi, 15 Şubat 2009.