
MTS 612 MİMARLIK ÜZERİNE PARADİGMALAR İTÜ FEN BİLİMLERİ ENSTİTÜSÜ, Mimari Tasarım Doktora Programı 2003'de İpek AKPINAR ve Semra Aydınlı tarafından kurgulanan ders, 2009-2010 bahar yarıyılında y.doç.dr. İpek Akpınar tarafından yürütülmektedir. Beşeri bilimlerin (kentsel coğrafya, kültürel antropoloji, kent sosyolojisi vb) yaklaşımları ve güncel tartışmaları kapsamında günümüz kent-mimarlık ilişkilerini, deneyimlerini; bu ilişkilerdeki çelişki ve diyalektiği ele almaktadır.
Sunday, 28 March 2010
Tuesday, 23 March 2010
Kente ve kentliye toplumsal yaşamın parçaları olarak değil, sermayenin kar araçları (tüketim mekanı ve tüketici) kimliğiyle yaklaşılması, kentsel mekanların kentliyi paylaşıma ve toplumsal/kültürel üretime değil tüketime yönlendiren sermayenin mekanları olarak üretilmesine yol açmakta ve mekanın değerinin kent ve kentliye kazandırdıkları (toplumsal-kültürel değer) üzerinden değil yerel yöneticiye/çok uluslu yatırımcıya/iktidar sahibine kazandırdıkları üzerinden belirlenmesine neden olmaktadır.Kentleşmenin (endüstriyelleşmenin) ardından kente göçenlerin yarattığı kendi yaşam/barınma mekanlarının, Certeau’nun ‘taktik’lerivari bir şekilde oluşması ile kentin mekansal ve toplumsal olarak karmaşıklaşması, sermayenin gücünün sadece mekanı kendi istekleri doğrultusunda yaratması/oluşturması ile kalmayıp öngörülmeyen mekansallaşmalara da yol açmıştır. Ancak bugün dolaylı olarak sermayenin yarattığı bu mekanlar gene sermaye için yokedilip yeniden inşa edilmek istenmektedir.
Bu yaklaşım ile ele alınan sadece konut alanları değildir. Sokaklar (yol ve kaldırım birlikteliği) kentlinin ulaşım araçlarından biri olarak değil yerel yönetimlerin kar aracı olarak görülmekte ve yollar otoparklarla, kaldırımlar/yaya yolları reklam panoları vb. ile işgal edilmekte veya kentliyi önplanda tutmayan tünel/köprü/altgeçit/üstgeçit gibi sözde mekansal çözümlere gidilmektedir. Kent içindeki boş araziler de toplumsal ve kentsel paylaşım alanları olarak (park, tiyatro, opera, kütüphane vb.)değil rant araçları olarak görülmekte ve bu doğrultuda (alışveriş merkezi, residence vb.) kamuya kapalı mekanlar olarak üretilmektedir.
Bu (Soja’nın terimleriyle) postendustriyel/postfordist mekan üretiminin tetiklediği kent ve kentli kavramları, çok çeşitli şekillerde katmanlaşmakta ve İstanbul 'postmetropolis’ini toplumsal bir üretimin mekanı olarak değil, sermayenin mekanı olarak oluşturmaktadır.
Alkazar, iğne ve çuvaldız.
“Aidiyet, mekanın zamana karşı zaferidir.”
Certeau’nun bu sözündeki gibi gerçekleşmesini umardık Alkazar’ın varoluş mücadelesinin de. Yani zafer kazanmasını... Bireylerin hayatta kalmak için gösterdikleri çabanın yanında kurumların da stratejilere ihtiyacı olduğuna dair acı bir örnek Alkazar.
“Taktikler bize aklın, günlük mücadelerden ve bu mücadelelere eklenen zevklerden ayrı düşünülemeyeceğini gösterirler. Oysa stratejiler, ait olunan bir mekan ya da bir kurum aracılığıyla korunan ve onları bu biçimde destekleyen erkle ilişkilerini, nesnel hesaplar ardına saklarlar.” diyor Certeau.
İstiklal üzerinde ilk rastladığımız Fitaş Sineması gibi Hollywood filmlerinden seçkiler sunmak adına oda büyüklüğünde salonlarda gösterim yapmak, seçimlerini film kalitesine göre değil popüler kültür ve reklam endüstrisinin dayattığı bir beğeni algısına göre seçmek, hatta izleyiciye sunulan yiyecek seçeneklerinde bile tercihlerini marka kültürü üzerinden yapmak, bir strateji gibi algılanabilir.
Seçimlerinin kalitesinden ödün vermeden “biz sanat sevicileri”ne yönelik filmler seçmek, hala frigo satmak, festival filmlerini sunmak ve böylece “gazete ve dergilerin toplamda taş çatlasın 5000 kişinin birbirine yazdığı kamusal mektuplar olduğu bir yerde” ve “şehirli orta sınıf kuşağında ortaokulda leman okuduktan başlayan ve sonra aynı festivaller, aynı konserlerle devam eden küçük bir kitleye” yönelik tercihleriyle ayakta durmaya çalışmak, bunu sürdürebilmek içinse bazen ilgisiz Holywood yapımlarından medet ummak ise bir taktik oluyor bu durumda. Ancak yaptığından keyif aldığın bu noktada, bir sinema sahibi olarak seni de tüketiciye döndürüyor bu durum, zira kapitalizmin dayattığı herşeye karşı “küçük” ve naif hayallerini, kendi beğenilerini zevkle sunuyor oluyorsun. Ve elbette buna müsaade etmiyor ekonomik sistem. Değişen beklentiler, “az”ı,”azınlığı yeniyor. “Less is more” değil miydi oysa?!
Gündelik hayatın zorluklarından sıyrılmak adına müthiş bir kaçış yolu olarak sinemaya kaçan, Alkazar filmleriyle büyümüş bir kuşak da, kente dair önemli aidiyetlerinden birini kaybetmiş oluyor böylece. En acısı, farkında olmadan-belki de olarak- kent de kendi hafızasını yitiriyor... Yüzlerce bireyselleşmenin kamusal alanda gerçekleşmesini sağlayan sinema mekanı da yenilenerek yeniliyor; artık milyonlarca örneğine rastlayıp şaşırmadığımız gibi. Augé’nın adını koyduğu “olmayan yerler”e alışmakta sıradan insan, hiç sahip olmadığı için kimliği ve tarihi olan bir mekanı kentinin kaybettiğinin de farkında olmadığından, yaşadığı kente ait olmayı da unutuyor günden güne... İçinde olduğu kent ve dışında olan aynılaştıkça, sınırlar kalkıyor belki ama bu aidiyet globalleşmenin söylediği büyük bir yalana dönüşüyor aslında.
Edward Soja’nın globalizmin şekillendirdiği cosmopolisinde, C’nin (Aylak Adam) bahsettiği gibi etkisinde 10 dakika kalacağı filmleri evinin salonunda ya dvd player’dan, ya da bilgisayarından 2+1 hoparlörlerinden dinleyerek izliyor olacak kentli. Arada çalan kapı, cep telefonuna gelen mesaj izlediği ne olursa olsun bu dünyadan 10 dakikalığına dahi koparamayacak onu, ve farkında olmadan eksik kalacak aslında. 3d gözlüklerini takıp izlediği animasyonlar avutsun yeni izleyiciyi... Simülasyonlar üzerine kurulan bir kentte de bu yakışır yeni kentliye...
Yine de, “elimizden geleni yapıyor muyuz kentin kimliğini ve hatta kendimizinkini korumak için?” diye sormak gerek belki de. Kanat Atkaya’nın dediği gibi, “aylak adam affetsin bizi...”
...saatine baktı: dört buçuğa beş vardı. "eve gidip okusam." durağa yürüdü. "bunları kurtarmanın yolunu biliyorum. kocaman sinemalar yapmalı. bir gün dünyada yaşayanların tümünü sokmalı bunlara. iyi bir film görsünler. sokağa hep birden çıksınlar..." kafasından geçene güldü. duraktakiler dönüp baktılar. kadının biri kaşlarını çattı. sokakta kendi kendine sesli gülünemeyeceğini bilmeyen yoktu. " ne adamlar be. güldüysem güldüm, size ne?" duramadı orda, yürüdü. eve gitmeyecek. içindeki sinemadan çıkmış kişiyi öldürdüler...
(Atılgan, Yusuf, Aylak Adam, YKY, 2000)
Monday, 8 March 2010
fener-balat
Balat - Fatih Pınar from anti34 on Vimeo.
Balat - Fatih Pınar
