Showing posts with label kent. Show all posts
Showing posts with label kent. Show all posts

Sunday, 28 March 2010

Saturday, 27 March 2010

ideolojik kentleşme


Son yıllarda, “Avrupa Kültür Başkenti İstanbul” yaygarası ile halkımıza kanıksatılan pazarlama politikalarının açılış törenleri, pardon konserleri bugün yapılıyor…
Avrupa Kültür Başkenti denilen şey, her yıl farklı ülke şehirlerine biçilen bir paye, amaç kültürleri korumak, tarihi yaşatmak da değil, sadece pazarlama için vitrine çıkartmak! Ama yıllardır bazı sivil(!) toplum örgütlerini de arkasına alarak koparttıkları yaygarayı görenler sanır ki; İstanbul’da tarihi yerler koruma altına alınmış, farklı kültürler yaşatılıyor. İşte bu noktayı tartıştırmamak için olsa gerek, “beleş” konserlerle, halka; ne için dediklerini bile bilmeksizin “oleyyy, kültür başkenti olduk” dedirttirilmek isteniyor…
Halk bugün sahnelerin ön tarafında olacak, sahnelerde de “sanat(!)çılar”! Ya arka yüzünde ne var?


http://demiryoluhukuku.com/2010/kulturun-yok-edildigi-tarihin-katledildigi-baskent-istanbul-2010/

Tuesday, 23 March 2010

Kente ve kentliye toplumsal yaşamın parçaları olarak değil, sermayenin kar araçları (tüketim mekanı ve tüketici) kimliğiyle yaklaşılması, kentsel mekanların kentliyi paylaşıma ve toplumsal/kültürel üretime değil tüketime yönlendiren sermayenin mekanları olarak üretilmesine yol açmakta ve mekanın değerinin kent ve kentliye kazandırdıkları (toplumsal-kültürel değer) üzerinden değil yerel yöneticiye/çok uluslu yatırımcıya/iktidar sahibine kazandırdıkları üzerinden belirlenmesine neden olmaktadır.

Kentleşmenin (endüstriyelleşmenin) ardından kente göçenlerin yarattığı kendi yaşam/barınma mekanlarının, Certeau’nun ‘taktik’lerivari bir şekilde oluşması ile kentin mekansal ve toplumsal olarak karmaşıklaşması, sermayenin gücünün sadece mekanı kendi istekleri doğrultusunda yaratması/oluşturması ile kalmayıp öngörülmeyen mekansallaşmalara da yol açmıştır. Ancak bugün dolaylı olarak sermayenin yarattığı bu mekanlar gene sermaye için yokedilip yeniden inşa edilmek istenmektedir.

Bu yaklaşım ile ele alınan sadece konut alanları değildir. Sokaklar (yol ve kaldırım birlikteliği) kentlinin ulaşım araçlarından biri olarak değil yerel yönetimlerin kar aracı olarak görülmekte ve yollar otoparklarla, kaldırımlar/yaya yolları reklam panoları vb. ile işgal edilmekte veya kentliyi önplanda tutmayan tünel/köprü/altgeçit/üstgeçit gibi sözde mekansal çözümlere gidilmektedir. Kent içindeki boş araziler de toplumsal ve kentsel paylaşım alanları olarak (park, tiyatro, opera, kütüphane vb.)değil rant araçları olarak görülmekte ve bu doğrultuda (alışveriş merkezi, residence vb.) kamuya kapalı mekanlar olarak üretilmektedir.

Bu (Soja’nın terimleriyle) postendustriyel/postfordist mekan üretiminin tetiklediği kent ve kentli kavramları, çok çeşitli şekillerde katmanlaşmakta ve İstanbul 'postmetropolis’ini toplumsal bir üretimin mekanı olarak değil, sermayenin mekanı olarak oluşturmaktadır.

Monday, 22 March 2010

"çok" bir kent



Kentli olmak bir düştü “taşradan” gelen için, bir umuttu, bir misillemeydi hayata karşı. Nihayet öne çıkabilmekti belki de. İstanbullu olmak, onun bir parçası olabilmek, koca ülkenin en önemli kentinin, başkentten bile önemli kentinin bir parçası olmak, en az onun kadar önemli olabilmekti. Masalın geçtiği kente gelince, masal kahramanlarından biri oluyor olmak, her an herkesin bahsettiği kahraman olma ihtimalini taşıyordu, İstanbullu olmak bu yüzden değerliydi belki de en çok. Bu yüzden toplandık burada. Kentli olmak demek, başka bir şey idi, bugüne dek sahip olduklarını bir yana koyup bir başkalığa kavuşmak idi, umuttu her şeyden önce, her şeyin başka olabilme umuduydu kentte olmak, kentli olmak, İstanbullu olmak.

Bunlar geliyor önce insanın aklına. Etrafa şöyle bir bakılınca, otobüste, yolda, markette, okulda yığınla insana bakılınca, bu insanlar niye burada diye sorulunca ilk bunlar geliyor, bir türlü de gitmiyor.

Hiçbiri buralı değil aslında, ama bir o kadar da buralılar. Mardin’de doğmuştur ama onun sokaklarını bilmez İstanbul’un metrobüsünü bildiği kadar, Trabzonludur ama balığı ilk Eminönü’nde balık-ekmekçilerde tanımıştır. Öyle garip aidiyet hikayeleri vardır burada. Çünkü doğduğu yer her zaman tarif etmez insanın nereli olduğunu, bu yüzden aslında her nüfus kağıdı biraz yalancıdır, kendini ait hissettiği yerdir bir insanı oralı kılan, orayı da o insanla kılan.

Kalkıp kalkıp gelmek, bir umudun peşine düşüp de bu çokluğun kentine gelmek ve onun çoklarından biri olmak sonra bu çok olmaya da bu çokluğa da alışmak, daha da çoğaltarak, hatta tüketirken daha da çoğaltarak ayrılamamak var galiba tüm bu etraftaki yüzlerin altındaki hikayede.

O hikayelerin kurduğu bir çevrede yaşanıyor bugün. İstanbul, hala umudun mekan haline geldiği bir kent oalrak sarıyor yaşayanlarını; Harvey’in mekansal biçimler toplumsal süreçleri içerir ve toplumsal süreçler esas olarak mekansaldır dediği şey biraz da bu sanki.

Bu noktada belki biraz daha gerilere gidilmeli, o gerilerde olanlara biraz daha bakılmalı, o gerilerde olanın görülebileceği araçlar seçilmeli. Mesela Halit Refiğ’in 1964 yapımı Gurbet Kuşları filmine, bu filmden İstanbul’un bugüne ulaşmasındaki sürecin başına dair izlere bakılmalı.

Siyah beyaz bir İstanbul’a göçün hikayesi olan bu film İstanbul’un “çok”luğunun farkına varan Maraşlı bir ailenin varını yoğunu bırakıp, masalın ana kahramanı olma umuduyla geldikleri İstanbul’da yaşadıklarını anlatır. Onların İstanbul’un “çok”luğunun bir parçası olma böylelikle “çok”luğun içinde önem kazanma umudu gözlemlenir filmde. Eski İstanbul’a bakmak bile aslında çok şey anlatır bu sırada. Siyah-beyazdan renkli zamanlara geçerken yitirilenler hemen göze çarpar.

Filmde “taşra”dan gelmek, Filiz Akın’ın oynadığı, “doğma büyüme İstanbullu” genç kız karakteri tarafından aşağı görülen, pis bir şeydir, “onlar” gelmemeli, İstanbul İstanbullulara bırakılmalıdır.

Ama ki “onlar” gelmiştir ve bugüne ulaşılmıştır. Ve dünün izi takip edildiğinde bugün hala bir “onlar” telaşı sürmektedir. Mademki geldiler, yerleştiler, o halde kentin merkezinden bari uzak dursunlar gibi bir çaba vardır bugün de.

Ama ki bu kent tüm bunlara rağmen gene de eğlenceli bir kent, asla tekdüze değil. Çünkü o kadar çok çeşit insan barındırıyor ki içinde, bu yüzden bu kadar tüketilmesine rağmen azalmıyor. “Çok”luğun içinde “az”lığı belli olmasın diye bir umutla gelip tutunmaya çalışanların, tutundukları yeri silseler de tutunmaya devam edenlerin kenti olarak ayakta kalıyor. "Çok" bir kent böyle böyle yaşam mücadelesine devam ediyor.

Tuesday, 16 March 2010

Lefebvre'nin kent sorunsalı üzerine düşüncelerine dair...

http://www.mekanar.com/tr/yazi-2009/SAYLEAzAe/Kent-SorunsalAe-Aoezerine-DAAYAnceler-Henry-Lefebvre.html