Habermas'ın metnine daynarak;
Metropolis kavramının eleştirildiği, kentlerin kurtarılmaya, bölünmeye, düzenlenmeye, temizlenmeye çalışıldığı bir yüzyılın ardından, kent kavramı hala yerini bulmamış mıdır? Daha ne kadar "düzenleme" denemeleri yapılmalıdır? (Kimin düzeni? Neyin düzeni?)
Bizim şehir kavramımız "bir yaşam biçimi"ne bağlıysa, yaşam biçimlerinin sürekli değişim içinde olması, daha da önemlisi, değişim hızının teknolojik gelişmelerle birlikte fazlasıyla artması kentlerin bu yeni yaşam biçimlerine yetişmesini zorlaştırmış mıdır?
Bunun düzensiz(?) kentleşmedeki rolü nedir?
Bu değişme hızı artışının yanı sıra, kentteki her grubun aynı imkanlara sahip olamaması (dışlanması, dışlaması, vs.) nedeniyle aynı oranda değişim göstermemesi de düzensiz(?) kentleşmede ne kadar rol oynamaktadır?
Jameson'ın metnine dayanarak;
Tafuri'nin "kimse bir 'sınıf mimarisi' bekleyemez, mümkün olan mimariye bir sınıf eleştirisinin getirilmesidir" düşüncesi nasıl şekillenmiştir? Sınıfların mimari yapılaşmasını görememesinin sebebi ne olabilir? (İletişim teknolojilerinin azlığı mı, bunları görüş alanının dışında bırakan bir yaşam alanına sahip olması mı, yoksa bunları kabul etmek istememesi, kendine görmek istediği gibi bir dünya yaratmış olması mı?)
Postmetropolis'e dayanarak;
Metin boyunca üzerinde ısrarla durulan eşitsizlik, kutuplaşma, statü, katmanlaşma, heterojenleşme, çeşitlilik gibi kavramların hepsi "AYRI OLMA" durumunun aslında nasıl da her yerde olduğunu gösteriyor. Birey de artık kentte ve sosyal çevresinde ayrışmayı normal karşılayabiliyor. Ancak, durum böyleyken, bireyin hata yaptığında "ben de insanım" diyerek ortak noktaya atıfta bulunması, kendi gelir/meslek grubuna ait konut bölgelerini tercih ederek benzerleri ile yaşamaya çalışması, reklamlarda görülen yaşam/insan biçiminin gittikçe daha da benzer fiziksel özellikler kazanması, özetle "ayrı" olmak değil "bir" ya da "benzer" olmaya yönelik eylem ve imgeler bunun tersini mi ima ediyor? Aslında ayrılırken birleşmek, giderken dönmek mi istiyoruz? Ya da bu sadece bireyin tek başınalığa geçiş dönemi için ürettiği bir alışma taktiği mi?
MTS 612 MİMARLIK ÜZERİNE PARADİGMALAR İTÜ FEN BİLİMLERİ ENSTİTÜSÜ, Mimari Tasarım Doktora Programı 2003'de İpek AKPINAR ve Semra Aydınlı tarafından kurgulanan ders, 2009-2010 bahar yarıyılında y.doç.dr. İpek Akpınar tarafından yürütülmektedir. Beşeri bilimlerin (kentsel coğrafya, kültürel antropoloji, kent sosyolojisi vb) yaklaşımları ve güncel tartışmaları kapsamında günümüz kent-mimarlık ilişkilerini, deneyimlerini; bu ilişkilerdeki çelişki ve diyalektiği ele almaktadır.
Showing posts with label soja. Show all posts
Showing posts with label soja. Show all posts
Monday, 29 March 2010
Tuesday, 23 March 2010
Kente ve kentliye toplumsal yaşamın parçaları olarak değil, sermayenin kar araçları (tüketim mekanı ve tüketici) kimliğiyle yaklaşılması, kentsel mekanların kentliyi paylaşıma ve toplumsal/kültürel üretime değil tüketime yönlendiren sermayenin mekanları olarak üretilmesine yol açmakta ve mekanın değerinin kent ve kentliye kazandırdıkları (toplumsal-kültürel değer) üzerinden değil yerel yöneticiye/çok uluslu yatırımcıya/iktidar sahibine kazandırdıkları üzerinden belirlenmesine neden olmaktadır.Kentleşmenin (endüstriyelleşmenin) ardından kente göçenlerin yarattığı kendi yaşam/barınma mekanlarının, Certeau’nun ‘taktik’lerivari bir şekilde oluşması ile kentin mekansal ve toplumsal olarak karmaşıklaşması, sermayenin gücünün sadece mekanı kendi istekleri doğrultusunda yaratması/oluşturması ile kalmayıp öngörülmeyen mekansallaşmalara da yol açmıştır. Ancak bugün dolaylı olarak sermayenin yarattığı bu mekanlar gene sermaye için yokedilip yeniden inşa edilmek istenmektedir.
Bu yaklaşım ile ele alınan sadece konut alanları değildir. Sokaklar (yol ve kaldırım birlikteliği) kentlinin ulaşım araçlarından biri olarak değil yerel yönetimlerin kar aracı olarak görülmekte ve yollar otoparklarla, kaldırımlar/yaya yolları reklam panoları vb. ile işgal edilmekte veya kentliyi önplanda tutmayan tünel/köprü/altgeçit/üstgeçit gibi sözde mekansal çözümlere gidilmektedir. Kent içindeki boş araziler de toplumsal ve kentsel paylaşım alanları olarak (park, tiyatro, opera, kütüphane vb.)değil rant araçları olarak görülmekte ve bu doğrultuda (alışveriş merkezi, residence vb.) kamuya kapalı mekanlar olarak üretilmektedir.
Bu (Soja’nın terimleriyle) postendustriyel/postfordist mekan üretiminin tetiklediği kent ve kentli kavramları, çok çeşitli şekillerde katmanlaşmakta ve İstanbul 'postmetropolis’ini toplumsal bir üretimin mekanı olarak değil, sermayenin mekanı olarak oluşturmaktadır.
Subscribe to:
Posts (Atom)